Yıldız: Arzumuz Kandil, Mahmur ve Sincar ile ilgili Irak’la tam bir iş birliği yapabilmek

Erbil’de 17 Temmuz’da bir restorana düzenlenen silahlı saldırıda Türkiye’nin Erbil Başkonsolosluğunda görevli bir diplomat şehit olmuş, saldırıda 2 Irak vatandaşı da hayatını kaybetmişti. Terör saldırısının ardından gözler Türkiye-Irak, Türkiye-IKBY ilişkilerine döndü.

 

Türkiye’nin Bağdat Büyükelçisi Fatih Yıldız mevcut konjonktüre ilişkin Tba’ya açıklamalarda bulundu.

 

Erbil’de gerçekleşen silahlı saldırı sonucu bir Türk diplomat ve 2 Irak vatandaşı hayatını kaybetti. Bu olaydan sonra Türkiye’nin herhangi bir diplomatik yaptırımı olacak mı?

 

Hepimizin başı sağolsun, acı bir kayıp. Bunun aslında Irak kamuoyunda nisbeten hep güvenli olarak bilinen Erbil’de gerçekleşmiş olması da ayrıca düşündürücü. Sadece Irak açısından değil, Türkiye’ye göre de düşündürücü ve bunların hepsini değerlendirmemiz gerekiyor. Bizim Irak Kürt Bölgesel Yönetimi ile özellikle referandumdan hemen sonra ilişkilerimizde esas aldığımız husus ve temel aldığımız ilke, IKBY’nin Irak’ın bir parçası olduğu gerçeği. Bu üzücü olay her ne kadar Erbil’de gerçekleşmiş olsa da bizim için esas olan konunun Irak’ta gerçekleşmiş olması. Irak tarafına gerek Bağdat’a gerekse IKBY nezdinde yaptığımız çağrılarda biz PKK mevcudiyetinin, buradaki varlığının artık öne alınmaz boyutlara geldiğini vurguladık. Erbil’in bu kadar merkezi ve farklı boyutlarda korunan bir yerinde böyle bir olayın olabilmesi aslında PKK’nın nasıl bir boyutta Irak’ta serbestisine sahip olduğunu gösteriyor, bu çok endişe verici. Bu sadece bir mesai arkadaşımızın şehit olmasına neden olduğu için değil, aynı zamanda Irak için de son derece endişe verici. Dolayısıyla bu konudaki çağrımız, Irak tarafının ve IKBY’nin bunun tekrarlanması ve boyutlarının genişlemesi ihtimalini göz önünde bulundurarak artık buna ciddiyetle yaklaşılmasını bekliyoruz.

 

Nasıl bir dönemdeydik? Referandumdan birbuçuk yıl sonra Bakanımız (Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu) Nisan 2019’da IKBY’ye bir ziyarette bulunmuştu. Neçirvan Bey’in yemin törenine katıldı. Dolayısıyla IKBY ile ilişkilerde normalleşme dönemine girdiğimiz sıralardı, bu sadece Erbil boyutuyla değil, Süleymaniye boyutuyla da geçerliydi. Dolayısıyla böyle bir dönemdeyiz. Bu olayın normalleşmeyi engellemek adına yapıldığını söyleyenler de var, bu tabi unsurlardan biri olabilir ama ben bunu çok konjonktürel olmanın ötesinde zaten genel bir sıkıntının, yönelimin ve trendin zirve yaptığını görüyorum. Artı suikast boyutuna gelindi, şimdiye kadar IKBY’de böyle bir durum yaşanmadı. PKK’nın bu coğrafyada buna cüret edebilmesi düşündürücü. Bunu şu dönemden ayırt ederek bakmak lazım, çünkü bu genel bir sıkıntı ve yönelimin artık zirve yaptığı yer. Buna bir şekilde son vermemiz lazım, hem IKBY’de hem de Bağdat’ta olan ilişkilerde PKK kanserli bir doku ve böylelikle bütün vücudu zehirliyor. Bu kanserli dokuyu kesip atmadığınız sürece yayılacak ve tedavisi de öyle geçiştirilecek bir tedavi değil. Gerçekten kalıcı bir tedavi gerekiyor.

 

Irak ve IKBY bu konuda Türkiye kadar hassas davranıyor mu veya Türkiye’nin beklentileri karşılanıyor mu?

 

Suikast ve menfur saldırının ardından yaptıklarına baktığımızda evet ciddiyetle yaklaşıldığını görüyoruz. Gerek cinayeti işleyen ekip veya şebeke, gerekse azmettiricilere kadar her boyutta bir iş birliği ve ciddiyetle konuya yaklaşıldığını görüyorsunuz, ama bunun ötesinde zaten bunlar olması gereken bir husus, ortada işlenmiş bir cinayet var, böylelikle bu cinayetin sorumlularının, azmettiricilerinin bulunması son derece önemli. Bu kişisel bir girişim değil, aslında bu bir örgütün girişimi, dolayısıyla sadece kişiler düzeyinde çözüm bulabileceğiniz bir konu değil. Örgütün, Irak ve Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nin mevcut ortamından yararlanmasının önüne geçilmesi gerekiyor.

 

Saldırıyı normalleşmenin dışında tuttuğunuzu ve bunun ilişkileri baltalamak amacıyla yapıldığını söylediniz, bunu açar mısınız?

 

Aslında normalleşme sürecini göz önünde bulundurup da böyle bir şey yaptılar ve engellemek istediler demek bence bunu biraz genel çerçevesinden çıkartmak olur. Bizce bu zaten genel bir sorun, engellenemediği noktada geldiği aşama bu. Evet bu dönemle tesadüf olmuş olabilir ama zaten ne bekleniyordu ki? Neticede bu yönelimi engellemediğimiz noktada tüm şartları ve ortamı şekillendirme yetkisini ve yeteneğini terör örgütüne teslim etmiş oluyorsunuz. Biz tabii ki bu ilişkileri terör örgütüne emanet edecek değiliz, o yüzden bu anlamda bunun ardına da çok sığınmamak gerekiyor. Yani normalleşmenin önüne geçmek üzerine yaptılar, kısacası ilişkileri bu noktaya getirmemek gerekiyor. Bu kadar kırılgan hale getirmemek gerekiyor ilişkileri. Bu kadar kırılgan olmaması için ve PKK’ya teslim edilmemesi için bu ilişkiye sahip çıkmamız gerekiyor, bunun yolu PKK’ya bu alanı tanımamaktan geçiyor. Bu bahsettiğim ilişki hem Türkiye-Irak, hem de Türkiye-IKBY’yi kapsıyor.

 

PKK’nın mevcudiyeti denince sadece IKBY’yi ilgilendiren bir mevcudiyetten bahsetmiyoruz. Sincar, Mahmur ve Bağdat’ı da ilgilendiren bir mevcudiyet söz konusu. Onun da ötesinde bölgeyi ilgilendiriyor, PKK sorunu Türkiye Irak sorunu değil sadece. Bu Suriye’nin de İran’ın da sorunu. Örgüt sahada mevcudiyetini devam ettirdiği sürece art niyetli herhangi bir kesim bu dört ülkenin ilişkilerini zehirlemek istediği noktada en ideal aktör PKK. Niye biz böyle bir şeyi bu örgütün eline verelim? Kimin işine yarıyor? Bu kadar emek verdiğimiz Türkiye-Irak ilişkilerini ve bölgedeki diğer ilişkileri bir terör örgütüne teslim etmiş oluyorsunuz onlara bu sahayı tanıdığınız noktada. Sadece ülkeler arası ilişkiler olarak da bakmamalıyız, bunu Kürt kardeşlerimiz kabul etsin veya etmesin bu neticede Kürtlerin arasındaki ilişkileri zehirleyen bir örgüt ve bu bela. Bunu görebilmelerini ve algılamalarını sağlamamız lazım. Özellikle IKBY’nin belli bölgelerinde artık mevcudiyeti itibarıyla PKK’nın geldiği nokta orada ki yöneticilerin ve idarecilerin hiçbir söz hakkına sahip olmadığı ve PKK’nın bölgeleri kontrol ettiği mıntıkalardan bahsediyoruz. Bu çok ciddi bir durum, özellikle o noktalara eğilmediğiniz sürece bu alan ve operasyonun boyutu itibarıyla genişleyecek. Bir Türk diplomatı hedef alacak noktaya kadar geldiler. Hem coğrafi olarak hem de nitelik olarak genişliyorlar, bu ciddi bir durum ve kaygı verici. Dolayısıyla bu anlamda kendisini toparlayıp aklıselim bir şekilde düşünmesi gerekiyor.

 

Erbil saldırısını gerçekleştirenler ile ilgili Türkiye’den teslim talebi var mı?

 

Türkiye ve Irak arasında sahada soruşturma ve istihbarat boyutuyla bir iş birliği var. Ayrıca sahada IKBY ile Irak’ın görevlendirmiş olduğu ekiplerle çalışan bir Türk ekip de var. Bu sondaki söylediğimin boyutu önemli olacak, bu söylediğimiz daha masada değil ama bu da önemli bir boyutu. Çünkü her iki ülke arasında suçluların iadesiyle ilgili bir anlaşma var, ancak bu anlaşmanın en önemli hususu terör suçlularını içermiyor. Şu da bir gerçek, katiller Iraklı vatandaşları da katlettiler. Henüz bu aşamada konuşulmamış olsa da önümüzdeki günlerde önemli gündem maddelerinden biri olacaktır. Neticede Irak topraklarında Iraklı vatandaşları da hedef alan büyük bir suç işlendi. Irak yargısının bu konuda devrede olması beklenir. Ayrıca Türkiye kendi diplomatını katletmiş bu canilere gerekli cezanın verilmesini ister.

 

Bir süredir Erbil saldırısından hemen sonra Mahmur Kampı’na operasyonlar düzenleniyor. Diğer taraftan Pençe-2 operasyonu devam ediyor ve Erbil saldırısını düzenleyenler Kandil’i işaret ediyorlar. Daha önce de Sincar Dağı ile ilgili ortak operasyon düzenlenmesi açısından bazı söylentiler ortaya atıldı. Gündemde ortak bir operasyon olasılığı var mı?

 

Pençe-2 devam ediyor. Bunlar aslında belirlemiş olduğumuz eşiklerin geçildiği noktada hedefi tamamlanmış olan operasyonlar. Nihai hedef terörün kökünü kazımak. Neticede bu daha uzun vadeli bir operasyon ve iş birliğini gerektiriyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemlerde Kandil’e yönelik operasyonlar devam edecektir. Sincar hep bizim işaret ettiğimiz aslında geleceğin Kandil’i dediğimiz yer, bence o gelecek çok yaklaştı ve artık o gelecekteyiz. Sincar’daki potansiyel, Kandil’den aşağı kalacak nitelikte değil. Orada mevcudiyet olarak çok ciddi bir boyut var. Biz tabii ki bu süreci takip ediyoruz, orada da zaman zaman sivil zaiyat verilmemesi esası üzerine dikkatle yaptığımız operasyonlar var. Arzumuz ve isteiğimiz, Kandil, Mahmur ve Sincar ile ilgili Irak’la tam bir iş birliği yapabilmek. Bu sadece istihbaratla sınırlı değil, biz istiyoruz ki operasyonel olarak da iş birliği yapalım. Yani teröre karşı tam bir iş birliği istiyoruz. Çünkü istihbaratla sınırlandırdığınız iş birliği yetmeyecek. Ortak operasyon yapılması hep konuşulan ve sorulan bir tema fakat şu anda ona dair elimizde herhangi somut bir gelişme yok. 10 temmuz itibarıyla Irak’ın Dışişleri Bakanı, Savunma Bakanı ve İstihbarat Başkanı Ankara’daydı. 3 artı 3 düzeyinde bir toplantı süreci başladı. Uzun bir süreden beri ilk defa kurumsallaşmış bir görüşme süreci. Bunun odaklandığı nokta, terörle ortak mücadele ve bunun askeri ve güvenlik iş birliğine nasıl yansıtılabileceği. Bunların hepsi ele alınıyor ve daha da olgunlaştırılması gerekir. Her iki tarafın buna dair anlayış beklentileri var. Bunları karşılıklı olarak oturup şekillendirmemiz gerekiyor. Amacımız, Cumhurbaşkanımız bu senenin sonu itibarıyla yapacağı Irak ziyareti var, bu ziyarete kadar olgunlaştırmak.

 

Irak ile Türkiye arasındaki ticaret ve DEAŞ tarafından hasara uğrayan yeniden yapılandırma konusu gündemden düşmüyor. Şu an bu girişimler hangi aşamada? Yeniden imar projeleri ne durumda?

 

Yeniden imar sürecine başından beri ciddiyetle yaklaşan ülkeyiz. Yeniden imar sürecinde Kuveyt’le ortaya koyduğumuz taahhüdümüz belli ve en büyük taahhüdde bulunan ülkeyiz, 5 milyar dolarlık krediyi her ortamda dile getiriyoruz, ama bu taahhüt çerçevesinde henüz bir dolar dahi harcamış değiliz. Bu bizim kabahatimiz değil, bu isteği ve arzuyu her seferinde yeniliyoruz, aynı zamanda öncelik verdiğimiz konuların da altını çiziyoruz. Bu öncelikler Türkiye’nin öncelikleri değil, ortak öncelikler. Tüm bu önceliklerimiz Irak’ın Kuveyt konferansında da belirlemiş olduğu belli stratejik projeler var, onları da özenle seçerek projeleri Irak tarafına naklettiğimiz ve bunlarda beraber çalışmaya hazırız dediğimiz projeler. En başında ve önemli hususlardan birisi ikinci sınır kapısı konusu. Bu konuda Bağdat’la birilikte belli bir anlayış birliği var. Bağdat’ın da bu konuda isteği ve arzusu var. Diğer birçok konuda olduğu gibi Bağdat’la Erbil konusu da ele alınması gereken konulardan biri. Çünkü böyle bir sınır kapısı yine açılacağı yer boyutuyla IKBY’nin iş birliğini gerektiriyor. Bu noktada Bağdat ile Erbil’in de bir anlayış birliği oluşturması şart.

 

Şimdiye kadar 5 milyar dolar kredi verilmesine rağmen tek bir doların dahi harcanmamasının sebebi nedir?

 

Şu anda bizim onlara sunmuş olduğumuz projeler, dediğim gibi Irak tarafının stratejik öncelikleri arasında seçtiğimiz projeler. Bu projeleri seçerken öncelik verdiğimiz konu, iki ülke arasındaki ilişkilere katkıda bulunacak projelerin olması. Bunlardan ikinci sınır kapısı ve ikinci sınır kapısından ve Musul üzerinden Bağdat’a kadar olan bir yol. Bunlar Türkiye’nin projeleri değil, Irak’ın. Yani Irak’ın Kuveyt’te sunduğu bir proje. Fişhabur’dan Bağdat’a kadar olan bir yol. İkinci yine önemli, Musul’a odaklanmamız bazen farklı çağrışımlar yapsa da Musul DEAŞ’tan en fazla zarar gören vilayet, dolayısıyla burayla ilgilenmekten daha normal bir şey olamaz. Musul ve Kerkük havalimanlarını yenileme yine projelerden birisi, Kerkük Havalimanı şu anda kendi seyrinde ilerliyor, biz de akıbetini takip ediyoruz. Ama hala o istenen ve beklenen somut gelişme yok. Musul Havalimanı’nı daha yakından takip ediyoruz. 14 Temmuz’da  oradaydım ve Musul’un yeni valisi ile de bu konuyu konuştum. Yakından takip ediyoruz. Yine Musul’a ilişkin olarak orada bir organize sanayi bölgesinin kurulması projesi var. Bu da yine bir Irak projesidir. Su konusu genel olarak tanımladığımız bir konu yani içme suyundan tarımsal sulamaya kadar Irak hangi alanda isteniyorsa, Türkiye, birikimiyle katkı vermeye hazır. Tabii ki kuzeyle sıkışmış bir vizyon değil bu.

 

Türkiye’nin kuzeyle güneyi birbirine bağlayan bir vizyonu var. Basra’daki projeler ve özellikle Fav projesi yine aynı perspektifte yaklaştığımız büyük bir proje. Fav Limanı ve artı olarak da bağlantı yolları, aslında bahsini etmiş olduğumuz o yollar Basra’ya bağlanacak yollar. Dolayısıyla o stratejik vizyon kuzeyden güneye Irak’ı geçen bir yol. Bu yolun aslında Irak ile Türkiye’yi ve onun ötesinde de Körfez ile Avrupayı ayrıca Türkiye’yi birbirine bağlayacak bir yol. Bir yol projesi Irak’ın yeniden imarına katkıda bulunur mu? Evet, bulunacaktır elbette çünkü yol demek ticaret ve ekonomik canlılık demek. Irak’lı yetkililere söylüyoruz, Bizim sadece karayolu değil, demiryoluyla da iki ülkeyi bağlamamız gerekiyor. Hala Irak ile Türkiye arasında doğrudan bir demiryolu ağı yok. Irak’ın demiryolları Rabia’dan sonra Suriye’ye giriyor, oradan Kamışlı daha sonra da Nusaybin’e gidiyor yani bildiğimiz eski yol. Bizim bu ikinci kapı ile birlikte vizyonumuzun parçası aynı hatta demiryolu hattıyla Türkiye ile Irak’ın birbirine bağlanması. Bu hat haliyle stratejik bir hat ve bunun hayata geçirilmesini istemeyecek çokça çevre olur, ama neticede bizim bundan çıkarı olan tüm taraflarla birlikte çalışabilmemiz ve karşı duracak olanların üstesinden gelebilmemiz gerekir. Bu kadar büyük bir hat için sadece Irak ve Türkiye değil, Körfez’de bulunan Kuveyt, Katar ve onun da ötesinde ilgi duyanlar olabilir, çünkü böyle bir hat neticede rakiplerine baktığınızda çok avantajlı bir hat. Normal bir demiryolu hattı Basra ile Türkiye arasında kurabilsek, bir tren katarının Basra’dan Mersin Limanı’na varması 3 gün sürer. Siz aynı malı deniz yoluyla Süveyş üzerine ne kadar süre ile Mersin’e varacağını gelin hesaplayın. Biz kendi ihracatçılarımızdan karayolu sıkıntılarını duyuyoruz ve karayolunda sıkıntı olduğu zaman deniz yoluna başvuruyoruz, bu süre yaklaşık olarak 35-40 gün. Ama tren hattı ile 3 gün. Dolayısıyla aslında çok ideal ve birleştirecek bir adım, ancak Türkiye ile Irak arasındaki ilişkilerin bu kadar ideal olmasını istemeyen çevreler de var tabii ki.

 

Son dönemlerde vize konusunda bazı sıkıntılar yaşanıyor. Vize verme işleminde reddedilme durumu da var. Son olarak yaşanan Erbil saldırısı ile ilgili de akıllara “acaba vize verme işlemi daha da zorlaşacak mı” sorusu geliyor. Genel olarak vize hakkında neler söylemek istersiniz?

 

Kendi bulunduğum döneme baktığımda ki o dönem bu vize uygulaması yeni başlamıştı, 2016’nın başından beri devam ediyor. İlk yıl bocaladık ve Türkiye’den Irak’a giden ziyaretçi sayısı bir anda milyonlardan 400 bine düştü. Ama 2016 yılında ne tür düzenlemelerle kolaylaştırılır diye düşünüldü ve etiket vize konusu bir şirket üzerinden uygulanmaya başlandı. Diğer taraftan elektronik vize diye bir yöntem geliştirdik ki dünyada da bazı ülkelerde bu işlem gerçekleştiriliyor, ama güvenlik perspektifinden vize konularına yaklaştığımızda aslında en son uygulamak istediğimiz yöntem elektronik vizedir, çünkü güvenlik anlamında çok da güvenli değil aslında, bunu kabul etmek lazım.

 

Şu anda 2018’in sonu itibarıyla Türkiye’ye ziyaret eden Iraklıların sayısı 1.2 milyon. Bu sene daha da artıyor. 2016 yılında vize uygulamasına başladığımızda milyondu, sonra 400 binlere düştü. Ama biz yine vize uyguladığımız dönemde 1.2 milyona çıktık. Yani aslında Türkiye’ye gitmek isteyen herkes bir şekilde gidiyor. Erbil’e son ziyaretimde gündeme gelen daha çok kapılardaki muamele veya kapılardan vizesi olmasına rağmen geri çevirilen Irak’lı ziyaretçiler konusu konuşuldu. Bu sadece IKBY’den gidenler için değil Irak’ın diğer bölgelerinden gidenler de aynı şeyi yaşamışlar. Türkiye’ye giden kişilerin sayısı milyonlar olunca, buna karşı reddedilenlerin sayısı sadece yüzler olduğu zaman aslında bu işin biraz da abartıldığını gösteriyor. Bizce Türkiye Iraklı vatandaşlar açısından hem ziyaret edilebilecek ve hem de ticaret yapabilecek ayrıca kültürel olarak da bir numaralı destinasyon. Bu yıl da aynı şey olacak ve 5 yıldan beri Iraklıların en fazla mülkiyet ettiği ülke Türkiye.

 

Konjonktürel olarak ne zaman Türkiye ile Irak arasında vizeler kaldırılabilir?

 

Bu aslında neticede güvenlik anlayışıyla başlayan bir süreçti, bunu kolaylaştırmak adına önemli bazı dijitalleri de daha hoşgörü ile uygulamaya başladık. Geldiğimiz nokta itibarıyla vizesiz dönemdeki rakamları yakaladığımızı düşünürsek aslında şu anki uygulama gücenllik boyutuyla bir şekilde gidiş ve gelişleri kontrol ediyor ve aynı zamanda da o vize sürecinin vermiş olduğu yöntemle rakamsal olarak istediğimiz noktaya getirdik. Ama şu anda bunu rahatlıkla yürütebildiğimiz için üzerimizde çok ağır bir baskıyı hisetmediğimizi söylemeliyim. Rakamsal olarak aynı rakamlardayız. Rakamsal olarak aynı noktaya getirdiğimizde demek ki biz Irak’lılara öyle ya da böyle Türkiye’ye giriş için gerekli imkanları sunuyoruz. İnsanlardan bize niye daha kolay değil veya niye vizesiz giremiyoruz gibi baskılar var, fakat kurduğumuz sistem o baskıyı üstümüzden kaldırdı. Dileyen, bir bedel ve ücret karşısında Türkiye’ye gidebiliyor, ama o para Türkiye tarafından aracıların verdiği hizmet karşısında onlara veriliyor. Bunun karşılığında Türkiye’ye seyahat ediliyor. Dünya’nın birçok yerine baktığınızda aslında bu normal gözüken bir şey ama bu her zaman söylediğimiz gönül coğrafyasından kaynaklanıyor. Buna sadece Türkmen boyutuyla değil, Araplar, Kürtler ve Hristiyanlar boyutuyla da bakabiliriz.

 

Irak Türkiye’nin gönül coğrafyası olarak tanımladığı bir coğrafya. O coğrafi tanımda vize uygulaması insanların kafasında oturmuyor, bunu ben büyükelçi olarak teslim ediyorum, bu o yaratılan anlayışıyla uyuşmuyor fakat bu anlamda bu uygulama güvenliği dengeleyen bir şey. Güvenlik boyutunu dengelemek, ancak getirdiğimiz vize uygulamasıyla gerçekleşiyor. Geldiğimiz nokta itibarıyla bence rakamsal olarak iyi bir noktadayız. Kimse Türkiye’ye gitmek isteyip de gidemiyor değil, mesela batıdakilerle kıyaslayın. Aynı hafta içerisinde almayı bırakın, aynı ay içerisinde almak bile zor. Bizde elektronik vizeyi 24-36 saat arasında alabiliyosunuz. Etiket vize keza maksimum 3 gün içerisinde veriliyor eğer giriş yasağı veya herhangi bir durum yoksa. Biz vize versek bile bu insanlar gidip kapıda bizim risk analizi ekiplerimizce tekrardan geri gönderilecekler. Bazen bizim de göremediğimiz ancak kapıda tespit edilen süreçler var. Dünyanın her yerinde random yani rastgele uygulanan bir şey. Yani insanlardan 3-5 kişi seçtiğiniz rastgele kontroller aslında Türkiye’ye gelenlerde de daha ihtiyatlılığı yaratıyor. Eğer varsa sıkıntılı bir konu, rahatça Türkiye’ye giremeyeceğini anlamalı ve kavramalı, bunlar onlara yönelik. Vize uygulaması tatil için Türkiye’ye gitmek isteyenlere değil. Onlar mümkün olduğunca özellikle Kerkük’ten Erbil’den ve bütün Türkmen kardeşlerimizin ayrıca birçoğunun karayolundan gittiğini biliyoruz ve onların etiket vizeye ihtiyaçları var. Hem Erbil’deki hem de Kerkük’teki ofislerimizde gidermeye çalışıyoruz.

 

 

Röp: Ziya Üzeiry


Foto: Ali Antar

Bir cevap yazın