Lozan Antlaşması 96 Yaşında

Abdullah Erfani
Lozan Antlaşması Osmanlı İmparatorluğu ve Müttefik Devletler Fransa Cumhuriyeti, İngiltere Krallığı, İtalya Krallığı, Japonya İmparatorluğu, Yunanistan Krallığı ve Romanya Krallığı arasında, Birinci Dünya Savaşı’nın başından bu yana olan anlaşmazlıkları çözümlemek için yapıldı.

 

Lozan Antlaşması ile beraber, maddeleri Osmanlı İmparatorluğu için son derece ağır olan Sevr Antlaşması geçersiz sayıldı. Bu antlaşma sayesinde tüm taraflar arasındaki anlaşmazlıklar giderildi ve modern Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları tanımlandı. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu’ndan geriye kalan tüm haklarından feragat etti ve karşılığında Müttefik Devletler, Türkiye Cumhuriyeti egemenliğini resmi olarak tanıdı.

 

Bu antlaşmanın geçmişte ve günümüzdeki etkisi özellikle antlaşmanın önümüzdeki yıllarda hangi sürprizlere sebebiyet vereceği, bölgedeki siyasi, ekonomik ve kültürel anlamdaki etkisini öğrenmek için Gazi Üniversitesi’nde Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Selma Yel ile görüştük. Tba muhabirinin sorularına yanıt veren Prof. Dr. YEL, bu antlaşmayla bağlantılı Türkiye ve Irak’ı ne tür gelişmelerin beklediğini anlattı.

 

 

Lozan Antlaşması en çok kime yaradı?

 

Öncelikle Türkiye’ye yaradı. Çünkü Osmanlı Devleti’nin yıkılış sebepleri arasında en başta gelen kapitülasyonlar tamamen ortadan kalktı. Kapitülasyon dediğimizde sadece ekonomik anlaşılıyor hâlbuki idari, adli ve kültürel yönden de kapitülasyon vardır. Bunlardan herhangi birinin varlığının devam etmesi diğer alanlardaki kapitülasyonların da arkasından gelmesini sağlar. En önemlisi hangisi derseniz, elbette ki ekonomik olandır. Ekonomik olarak bağımsız olmayan ülkeler idari yönden de kısa süre de kontrol altına girerler, Bunun sonunda da adli yargı sistemi kontrol altına alınır ve siz ülkenizi yıkmak, bölmek isteyenleri bile cezalandıramaz duruma gelirsiniz, kendi dilinizi, dininizi koruyacak gücünüz kalmaz ve kültürel kapitülasyon başlar. Bu nedenle kapitülasyonların kalkması önemlidir. Ayrıca Lozan Anlaşması ile Türkiye Misak-ı Milli sınırlarına büyük ölçüde ulaşmıştır. Bu sınırlar içinde tek devlet, tek millet ve tek kültür ekseninde üniter devlet gerçeğini Lozan’a imza atan devletlere kabul ettirmiştir. En önemli kazanımlardan birisi de budur.

 

“Lozan Türkiye Devletinin nüfus cüzdanıdır”

 

Bugün bazı ülkelerin özellikle de Lozan’ı imzalamamış olan ABD’nin sık sık üniter devlet konusunun gözden geçirilmesini isteyerek mevcut anayasadan çıkarılmasını istemesi sebepsiz değildir. Bu takdirde Türkiye’nin federatif yapıya götürülmesi daha kolay olacaktır ve bunun sonu da çok tehlikeli olup bölünmeyi getirebilecektir. Kısaca Lozan Türkiye Devletinin nüfus cüzdanıdır. Bu cüzdan ile tek devlet gerçeğinin kabul ettirilmiş olması ile Ermenistan kurma rüyaları da son ermiştir

 

 

“Türkiye bu anlaşmanın devamından yana olduğu sürece Lozan devam edecektir”

 

 

Son yıllarda hep 100. yılını doldurunca bu anlaşmanın feshedileceği ve yeni devletler kurulabileceği konuşuluyor, bu mümkün mü?

 

 

 

Böyle bir iddianın gerçek olması mümkün değildir. Çünkü Lozan süreli bir anlaşma değildir. Lozan’da imzacı olan ülkelerle herhangi bir savaş ya da büyük anlaşmazlık yaşanmamıştır. Ya da Almanya’nın Wersay’a itiraz ettiği gibi Türkiye de Lozan’a itiraz ederek İkinci Dünya Savaşı’nda sınırların değişimini isteyen revizyonist devletlere katılmamıştır. Yani Türkiye bu anlaşmanın devamından yana olduğu sürece Lozan devam edecektir.

 

 

“Musul ne yazık ki büyük bir talihsizlik eseri olarak kaybedilmiştir”

 

Musul’un Misakı Milli Sınırları içerisinde bulunması ve bu antlaşmanın bitmesi durumundaki konumu ne olacak?

 

Musul ne yazık ki büyük bir talihsizlik eseri olarak kaybedilmiştir. Çünkü Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün de meclisin de o tarihlerde Musul’un bırakılmaması için gerekirse savaşılmasını göze almış olduğu tarihi bir gerçektir. Ne yazık ki; Şeyh Said isyanı ile iç asayişin tehlikeye girmiş olması ve Musul için savaşmak üzere hazır bekletilen askerin isyancılar üzerine sevk edilmesi sonucunda Türkiye, İngiltere’nin isteğini kabul etmek mecburiyetinde kalmıştır. Ancak Musul ne Türk halkının yüreğinde unutulmuştur ne de geçmişten günümüze ülkeyi yönetenlerce unutulmuştur. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim. 1935’li yılları müteakiben değişen dünya şartları çerçevesinde Türkiye’nin öneminin iyice artması ve İngiltere, Fransa, Amerika ile yakın ilişkiler kurulması sonucunda Montreux Anlaşması ile Boğazlar konusunun Türkiye’nin istediği gibi çözümlenmiş olmasında olduğu gibi, Musul konusu da daha farklı bir şekilde yeniden gözden geçirilebilirdi. Ancak bunun için Mustafa Kemal Atatürk’ün yaşıyor olması ve ülkeyi yönetmeye devam ediyor olması gerekirdi. Mustafa Kemal Atatürk’ün 1938’deki ölümü ne yazık ki erken ve büyük bir kayıptır. Hatay’ın ana vatana ilhakı da O’nun yaşarken yapmış olduğu büyük mücadelenin soncunda mümkün olabilmiştir. Bu nedenle Musul konusu ne olur, bekleyelim dua edelim. Her şey Türkmenler için en güzel şekilde olsun, ama sadece dua yetmez, aynı zamanda güçlü olalım, diri olalım, birlik içinde olalım.

 

 

Antlaşmanın son bulmasında Türkiye, Musul, Kerkük ve Erbil üzerinde müdahalede bulunabilir mi ve bu antlaşmadan sonra herhangi yeni bir antlaşma söz konusu olabilir mi?

 

Anlaşmanın son bulmayacağını söylemiştim. Ancak Türkiye’nin böyle bir talepte bulunabilmesi için yani Musul’la ilgili demek istiyorum, bir defa çok güçlü olması gerekmektedir. Zira günümüzde devletlerin medeniyet seviyeleri, bilim ve teknoloji alanındaki gelişmelerine bağlıdır. Bir ülkenin bilimsel ve teknolojik gücünün millî güce katkı sağlaması için, devletin bu alandaki çalışmaları desteklemesi ve nitelikli elemana sahip olması gerekir. Aksi takdirde; millî ve manevî değerlerle bilimsel ve teknolojik alanda, çağın gereklerine ayak uyduramayan bir devletin, uluslararası siyasette etkili olması beklenemez. Hele de dünyanın en kıymetli coğrafyası olan bu havzada Türkiye’nin dünyayı yöneten büyük güçlere rağmen harita değişikliğine gitmesi mümkün değildir. Bölgeyi kan ve gözyaşına boğar. Bedeli ağır olur, hem Türkiye için ve hem de Musul ve halkı için. Türkiye kuruluş yıllarından beri bu tür problemleri uluslararası hukuk dairesinde çözmeye çalışmıştır. Montreux ve Hatay konusu buna en iyi örnektir.

 

“Musul’daki her gelişme Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendirmektedir”

 

Dediğim gibi çalışmak çok çalışmak ve en iyi dilek ve temennilerde bulunmak, uluslararası sistemde etkili olmaya çalışmak şu anda tek çözüm gibi görünmektedir. Öncelikle Türkiye’nin önünde Kuzey Kıbrıs ve Akdeniz havzası anlaşmazlığı bulunmaktadır. Akdeniz şu anda büyük bir krize gebedir. Bu sorunu da Irak ve dolayısıyla Musul’dan bağımsız düşünmek mümkün değildir. Uluslararası ilişkiler dakikada değişiklik göstermektedir. Türkiye de bu nedenle birçok cephede birden teyakkuz halindedir. Şunu bilin, Türkmenler unutulmadı. Hep akıllarda ve yüreklerde. Bugün İslam coğrafyasına baktığımızda sizce Türkiye Musul için hareket geçse hangi ülkeler destekler, hangileri dünyayı yöneten büyük devletlere hizmet eder? Bunun cevabı açıktır ve acıdır da. Bunlara hiç girmeyelim. Âmâ Musul önemlidir ve Türkiye’nin yaşam alanı içindedir. Yani oradaki her gelişme Türkiye’nin güvenliğini yakından ilgilendirmektedir. Kayıtsız kalınması mümkün değildir

 

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin İkinci Dönemini açarken yaptığı konuşmada değindiği şu hususlar, bugün de önem ve haklılığını korumaktadır:

 

“Efendiler! Hükûmetin varlığının nedeni, ülkenin güvenliğini, milletin huzur ve rahatını sağlamaktır. Bütün ülkede yerleşmiş bir güvenlik ortamı hüküm sürmelidir.

 

Millet, sonsuz bir huzur ve güvenlik içinde rahat bulunmalıdır. Ülkemizin herhangi bir köşesinde halkın güvenliğini, devletin birlik ve düzenini bozmaya yeltenenler, devletin bütün kuvvetlerini karşılarında bulmalıdırlar.

 

Efendiler, Türkiye Devleti’nin bağımsızlığı kutsaldır. O, sonsuza kadar güvenlik ve koruma altında olmalıdır.

 

Devletin bağımsızlığı ile Millet ve Vatan’ın koruyucusu Kahraman Ordumuzdur. Demek istiyorum ki; askerî kuruluşlarımızın özel bir ihtimamla düzenlenmesi ve yüceltilmesi en önemli konulardandır. Bugün eriştiğimiz barışın sonsuz barış olacağına inanmak, kesinlikle safdillik olur. Bu, o kadar önemli bir gerçektir ki, ondan bir an bile ayrılmak, Milletin bütün hayatını tehlikeye sokabilir.”

 

Bu sözler sanırım günümüz için de Türkiye’nin yol haritası olabilecek önemdedir. Bu noktada bizlere ne görev düşmektedir? Hz. Ali’nin; “Çocuklarınızı kendi içinde yaşadığınız günlere göre değil, onların yaşayacağı günlere göre yetiştirin.” mealindeki, çağları aşan sözü bugün bütün İslam coğrafyası için kulaklara küpe olmalıdır.

Bir cevap yazın